9786257091190
717087
https://www.kitapova.com/mektubat-ciltli
Mektubat (Ciltli)
2000.00
Eseri yayına hazırlayan Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ'den:
MUKADDİME
Bedîüzzaman büyük bir İslam âlimi ve bu asrın müceddididir. Bedîüzzaman, bir âlim olarak İslam dünyasında ve Türkiye dışında tüm dünyada takdir edilmesine rağmen, Türkiye'de özellikle âlimler arasında yeterince tanınmamaktadır. Bu durum büyük ölçüde menfî propagandanın bir sonucudur. Bir zamanlar İlahiyat fakültelerinde öğretim üyelerinin doçentliğe veya profesörlüğe yükselmeleri için Bedîüzzaman ve 6.000 sayfalık eseri Risâle-i Nur aleyhinde bir makale yazmaları veya ders vermeleri şartı konulmuştu. Bunu yaşayan hocalarımız anlatıyorlar. Eserlerinin çoğu başta Arapça ve İngilizce olmak üzere Almanca ve Urduca dahil %50'nin üzerinde dile çevrilmiş, Avrupa ve İslam dünyasında hakkında doktora tezleri yazılmış bir dehanın Türk ilim çevrelerinde yabancı kalması elbette üzücüdür.
Bedîüzzaman, 26 ilimde 90 temel kitabı ezberlemiş ve 6000 sayfalık Risâle-i Nûr Külliyâtı'nda İslâmî ilimlerin yanı sıra mantıkî ve aklî ilimler alanındaki bütün terimleri alfabe gibi kullanmıştır. Bu sebeple bu kitapta açıklanan terimleri bilmeden, hem orijinal Türkçe metinleri hem de onlardan yapılan tercümeleri tam olarak anlamak mümkün değildir. Nitekim bu terimler bilinmeden, yapılan tüm çevirilerde hatalar yapıldığını görmekteyiz.
Bedîüzzaman'ın kelâm alanında bir müceddid, çağdaşları arasında seçkin bir Kur'an müfessiri, binlerce hadîsi senetleriyle birlikte bilen bir hadîs âlimi (muhaddis), kısacası bütün emsallerinden üstün bir İslam âlimi olduğu konusunda dost da düşman da hemfikirdir. İslâmî ilimlerin temelini oluşturan Mirkat gibi çeşitli doksan adet eseri, fıkıh ilkeleri üzerine analitik bir eseri, Teftazânî'nin Makâsıd adlı kelâm üzerine müstesna bir eserini ve Süllem adlı mantık ilminin bir özetini ezberlemiş olması onun ilminin bilinen yönlerindendir. Bunların her birini üç ayda bir kendi kendine dua eder gibi ezbere tekrarladığı bilinmektedir. Ayrıca en iyi Arapça lügatlerden biri olan Kamusü'l-Muhît'i Sin harfine kadar ezberlemiştir. Bu edinilmiş bilgiye, Allah vergisi olan muhâkeme gücü, zekâsı ve doğuştan gelen diğer yetenekleri de eklendiğinde, çağdaşları tarafından ‘Çağın Harikası' anlamına gelen Bedîüzzaman olarak tanınmaması için hiçbir neden kalmamıştır.
Bedîüzzaman'ı diğer İslam âlimlerinden ayıran en önemli özellik, asırlardır İslam âlimleri arasında ihtilaf konusu olan ve bu asrın insanının anlayışına uygun bir çözüm yöntemi bulunamayan inanç meselelerini açıklamış olmasıdır. Buna bir de bilim ve teknoloji çağı olan bu asrın bazı felsefi sorularını eklerseniz, Risâle-i Nur gibi bir Kur'an tefsirine ve Bedîüzzaman gibi bir âlime ne kadar ihtiyaç olduğunu daha iyi anlarsınız.
Burada bir şeyi ifade etmek istiyorum. Bu asrın seçkin âlim ve müfessirlerinden Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili adlı eserini inceledim. O büyük âlimin bütün ilmî birikimine ve entelektüel kavrayışına rağmen yirmi bir meselede son sözü söyleyemediğini, söylese bile ancak İslâmî ilimlerde belli bir seviyeye gelmiş olanlar tarafından anlaşılabileceğini gördüm. Burada sadece bu soruların insanın ruhunun mahiyeti ve ispatı, İlâhî takdir veya kader meselesi, ölülerin dirilişinin ispatı, Peygamber'in miracının ruh ile mi yoksa beden ile mi olduğu meselesi, Allah'ın varlığının ispatı ve inançla ilgili diğer meseleler olduğunu hatırlatmakla yetineceğim.
Ancak Bedîüzzaman, Onuncu Söz adını verdiği eserinde öldükten sonra dirilme meselesini öyle bir izah ve ispat etmiştir ki, İbn-i Sina gibi bir dehanın “Haşir akli ölçülerle iman edilecek bir mesele değildir; bize öğretildiği gibi iman ederiz” demesine rağmen, Bedîüzzaman bu nimeti anlatmak için şöyle demiştir “Bu eserimi yakından ve dikkatle inceleyin, eğer diriliş meselesini iki kere ikinin dört ettiği kadar net anlamazsanız, gelin parmağınızı gözüme sokun!” - Okuyucunun vicdanının bozulmaması şartıyla.
Onun zikredilmesi gereken önemli başarılarından biri de geçmiş kelâm âlimlerinden sadece en büyüklerinin çözmeye çalıştığı, belli şahıslara hitaben ve müstakil eserler halinde, meselâ Sa'deddin Taftazanî'nin Telvihat başlığı altında kırk küsur sayfada izah ettiği kader veya alın yazısı olarak da bilinen İlâhî takdir ve hür irade meselesini izah etmesidir. Bedîüzzaman ise beş-on sayfada ve herkesin anlayabileceği bir şekilde izah etmiştir. Hatta bir zamanların Pakistan Eğitim Bakanı Ali Ekber Şah, Türkiye ziyaretinden sonra gittiği Mısır'da yayınlanan Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir makalesinde, kırk yıldır İslam dünyasını dolaşıp da çözümünü bulamadığı Kader ile ilgili bir meseleyi Bedîüzzaman'ın kırk dakikalık bir sohbet esnasında çözdüğünü yazmıştır.
Özellikle tek gayesi materyalizm olan ateist akımlar karşısında, İlâhî varlık ve birliğe dair Kur'an ayetlerini, çağın anlayışına uygun bir şekilde ve sıra dışı bir üslupla açıklaması ve vicdanları bozulmuş olanlar hariç, her akıl sahibine Allah'ın varlığını ispat etmesi, zikredilmesi gereken diğer örneklerdir. Bedîüzzaman, Otuzuncu Söz'de kâinatın varlığını tabiata ve sebeplere bağlayan zihniyeti yıkmış, dine muhâlif felsefeyi susturmuş, Yirmi İkinci Söz'de ise gerçek tevhîd inancının esaslarını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Geçenlerde, Risâle-i Nur gibi bir Kur'an tefsirinden istifade etmemekte ısrar eden âlimlerimizin acınacak halini, bir ansiklopedinin ‘Allah' başlığında, bu âlimlerden birinin, Bedîüzzaman'ın parlak izahlarından habersizmiş gibi, ‘Allah' başlığını, Hicrî 5. asırdaki müminlere hitap eden başka âlimlerden alarak yazdığını görünce gözümün önünde hakikat canlandı. Bir üniversite öğrencisi bana bunu gösterdi ve şöyle dedi: “Böyle bir ansiklopedide Allah inancı modern insan düşünülerek yazılamaz mıydı?” Umarım Bedîüzzaman bugünkü nesle yabancı kalmaz.
Burada misal olarak zikrettiğimiz üç meseleye, Peygamberimizin miracının mahiyetini ve delillerini, arş-ı a'zam, kâb-ı kavseyn gibi İslâmî ıstılahların hakikî ve aklî ma'nâlarını, Kur'ân'ın mu'cize olduğunun delillerini, meleklerin ve ruhlar âleminin delillerini, hülâsa bu asırda münakaşa ve itiraz mevzuu olan iman ve İslâm hakikatlerine dair her türlü izahatı ilâve edebilirsiniz. Burada söylenenleri ispat etmek istiyorsanız, 6.000 sayfalık Risâle-i Nur'u kendiniz çalışabilirsiniz!
Risâle-i Nur Nedir? Mektûbât Kitabı Nedir?
Kur'an'ın hakikatlarını müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izah ve isbât eden Risâle-i Nur Külliyâtı, her insan için en mühim mes'ele olan “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatları nedir?” gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat'î bir şekilde, çekici bir üslûb ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.
Bir diğer ifadeyle, Kur'an'daki temel unsurlar ve Kur'an'ın takib ettiği maksadlar, tevhîd, nübüvvet, haşir, adâlet ile ibadet olmak üzere dörttür. Yani benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücûd ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celb etti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvâllerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti yani bugünkü tabiriyle felsefeyi karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:
Hikmetin “Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?” şeklinde özetlenecek sorularına, benî-âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrâyı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla sa'âdet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o sa'âdet-i ebediye yollarını temin etmekle, re's'ül-malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risâlet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî'nin risâlet beratı olarak bana verdiği Kur'an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku! Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın verdiği şu cevablar, Kur'an'dan muktebes ve Kur'an lisanıyla söylenildiğinden; Kur'an'ın anasır-ı esasiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.
Yirminci asrın Kur'an Felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyatı, diğer taraftan iman ve ahlâk olarak ma'nevîyatı câmi' ve havi olacak Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını da isbât ve ilân etmektedir.
Risâle-i Nur, nasıl bir tefsirdir?
Tefsir iki kısımdır. Birinci kısım tefsir: Ma'lûm tefsirlerdir ki, Kur'an'ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbât ederler. Bunlara lafzî tefsirler denir. Bu çeşit tefsirler de iki kısımdır: Birincisi, Rivâyet Tefsirleridir ki, Kur'anı izah ve tefsir ederken, yine Kur'an âyetlerine, Resûlüllah'ın sünnetine veyahut Sahâbe ve Tabiînin sözlerine ve eserlerine dayanan tefsirlerdir. Bunlara örnek olarak İbn-i Cerir Taberî'nin ((d. M.838/H.224, - ö. M.923/H.310), Cami'ul Beyân an Tevil'il Kur'ân adlı tefsiri ile İbn-i Kesir'in (d. 1301- ö. 1373) Tefsir'ul Kur'an'il-Azim adlı eserleri zikredilebilir. İkincisi ise, Dirâyet tefsirleridir ki, sadece rivâyete değil, dirâyet ve muhâkemeye, akıl ile hüküm çıkararak Kur'an âyetlerini izah etmeye dayanır. Bu gruba misal olarak ise, Zemahşerî'nin (1074-1144) Keşşâf adlı Tefsiri ile Fahreddin Râzî'nin (d. 6 Şubat 1149 - ö. 29 Mart 1210) Tefsîr-i Kebîr isimli dev külliyâtıdır.
İkinci kısım tefsir ise: Kur'an'ın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbât ve izah etmektir. Bunlara manevî tefsirler de denir. İmam Gazâlî'nin İhyâu Ulûmiddin adlı eseri ile İmam Rabbânî'nin Mektûbât'ı
Eseri yayına hazırlayan Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ'den:
MUKADDİME
Bedîüzzaman büyük bir İslam âlimi ve bu asrın müceddididir. Bedîüzzaman, bir âlim olarak İslam dünyasında ve Türkiye dışında tüm dünyada takdir edilmesine rağmen, Türkiye'de özellikle âlimler arasında yeterince tanınmamaktadır. Bu durum büyük ölçüde menfî propagandanın bir sonucudur. Bir zamanlar İlahiyat fakültelerinde öğretim üyelerinin doçentliğe veya profesörlüğe yükselmeleri için Bedîüzzaman ve 6.000 sayfalık eseri Risâle-i Nur aleyhinde bir makale yazmaları veya ders vermeleri şartı konulmuştu. Bunu yaşayan hocalarımız anlatıyorlar. Eserlerinin çoğu başta Arapça ve İngilizce olmak üzere Almanca ve Urduca dahil %50'nin üzerinde dile çevrilmiş, Avrupa ve İslam dünyasında hakkında doktora tezleri yazılmış bir dehanın Türk ilim çevrelerinde yabancı kalması elbette üzücüdür.
Bedîüzzaman, 26 ilimde 90 temel kitabı ezberlemiş ve 6000 sayfalık Risâle-i Nûr Külliyâtı'nda İslâmî ilimlerin yanı sıra mantıkî ve aklî ilimler alanındaki bütün terimleri alfabe gibi kullanmıştır. Bu sebeple bu kitapta açıklanan terimleri bilmeden, hem orijinal Türkçe metinleri hem de onlardan yapılan tercümeleri tam olarak anlamak mümkün değildir. Nitekim bu terimler bilinmeden, yapılan tüm çevirilerde hatalar yapıldığını görmekteyiz.
Bedîüzzaman'ın kelâm alanında bir müceddid, çağdaşları arasında seçkin bir Kur'an müfessiri, binlerce hadîsi senetleriyle birlikte bilen bir hadîs âlimi (muhaddis), kısacası bütün emsallerinden üstün bir İslam âlimi olduğu konusunda dost da düşman da hemfikirdir. İslâmî ilimlerin temelini oluşturan Mirkat gibi çeşitli doksan adet eseri, fıkıh ilkeleri üzerine analitik bir eseri, Teftazânî'nin Makâsıd adlı kelâm üzerine müstesna bir eserini ve Süllem adlı mantık ilminin bir özetini ezberlemiş olması onun ilminin bilinen yönlerindendir. Bunların her birini üç ayda bir kendi kendine dua eder gibi ezbere tekrarladığı bilinmektedir. Ayrıca en iyi Arapça lügatlerden biri olan Kamusü'l-Muhît'i Sin harfine kadar ezberlemiştir. Bu edinilmiş bilgiye, Allah vergisi olan muhâkeme gücü, zekâsı ve doğuştan gelen diğer yetenekleri de eklendiğinde, çağdaşları tarafından ‘Çağın Harikası' anlamına gelen Bedîüzzaman olarak tanınmaması için hiçbir neden kalmamıştır.
Bedîüzzaman'ı diğer İslam âlimlerinden ayıran en önemli özellik, asırlardır İslam âlimleri arasında ihtilaf konusu olan ve bu asrın insanının anlayışına uygun bir çözüm yöntemi bulunamayan inanç meselelerini açıklamış olmasıdır. Buna bir de bilim ve teknoloji çağı olan bu asrın bazı felsefi sorularını eklerseniz, Risâle-i Nur gibi bir Kur'an tefsirine ve Bedîüzzaman gibi bir âlime ne kadar ihtiyaç olduğunu daha iyi anlarsınız.
Burada bir şeyi ifade etmek istiyorum. Bu asrın seçkin âlim ve müfessirlerinden Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili adlı eserini inceledim. O büyük âlimin bütün ilmî birikimine ve entelektüel kavrayışına rağmen yirmi bir meselede son sözü söyleyemediğini, söylese bile ancak İslâmî ilimlerde belli bir seviyeye gelmiş olanlar tarafından anlaşılabileceğini gördüm. Burada sadece bu soruların insanın ruhunun mahiyeti ve ispatı, İlâhî takdir veya kader meselesi, ölülerin dirilişinin ispatı, Peygamber'in miracının ruh ile mi yoksa beden ile mi olduğu meselesi, Allah'ın varlığının ispatı ve inançla ilgili diğer meseleler olduğunu hatırlatmakla yetineceğim.
Ancak Bedîüzzaman, Onuncu Söz adını verdiği eserinde öldükten sonra dirilme meselesini öyle bir izah ve ispat etmiştir ki, İbn-i Sina gibi bir dehanın “Haşir akli ölçülerle iman edilecek bir mesele değildir; bize öğretildiği gibi iman ederiz” demesine rağmen, Bedîüzzaman bu nimeti anlatmak için şöyle demiştir “Bu eserimi yakından ve dikkatle inceleyin, eğer diriliş meselesini iki kere ikinin dört ettiği kadar net anlamazsanız, gelin parmağınızı gözüme sokun!” - Okuyucunun vicdanının bozulmaması şartıyla.
Onun zikredilmesi gereken önemli başarılarından biri de geçmiş kelâm âlimlerinden sadece en büyüklerinin çözmeye çalıştığı, belli şahıslara hitaben ve müstakil eserler halinde, meselâ Sa'deddin Taftazanî'nin Telvihat başlığı altında kırk küsur sayfada izah ettiği kader veya alın yazısı olarak da bilinen İlâhî takdir ve hür irade meselesini izah etmesidir. Bedîüzzaman ise beş-on sayfada ve herkesin anlayabileceği bir şekilde izah etmiştir. Hatta bir zamanların Pakistan Eğitim Bakanı Ali Ekber Şah, Türkiye ziyaretinden sonra gittiği Mısır'da yayınlanan Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir makalesinde, kırk yıldır İslam dünyasını dolaşıp da çözümünü bulamadığı Kader ile ilgili bir meseleyi Bedîüzzaman'ın kırk dakikalık bir sohbet esnasında çözdüğünü yazmıştır.
Özellikle tek gayesi materyalizm olan ateist akımlar karşısında, İlâhî varlık ve birliğe dair Kur'an ayetlerini, çağın anlayışına uygun bir şekilde ve sıra dışı bir üslupla açıklaması ve vicdanları bozulmuş olanlar hariç, her akıl sahibine Allah'ın varlığını ispat etmesi, zikredilmesi gereken diğer örneklerdir. Bedîüzzaman, Otuzuncu Söz'de kâinatın varlığını tabiata ve sebeplere bağlayan zihniyeti yıkmış, dine muhâlif felsefeyi susturmuş, Yirmi İkinci Söz'de ise gerçek tevhîd inancının esaslarını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Geçenlerde, Risâle-i Nur gibi bir Kur'an tefsirinden istifade etmemekte ısrar eden âlimlerimizin acınacak halini, bir ansiklopedinin ‘Allah' başlığında, bu âlimlerden birinin, Bedîüzzaman'ın parlak izahlarından habersizmiş gibi, ‘Allah' başlığını, Hicrî 5. asırdaki müminlere hitap eden başka âlimlerden alarak yazdığını görünce gözümün önünde hakikat canlandı. Bir üniversite öğrencisi bana bunu gösterdi ve şöyle dedi: “Böyle bir ansiklopedide Allah inancı modern insan düşünülerek yazılamaz mıydı?” Umarım Bedîüzzaman bugünkü nesle yabancı kalmaz.
Burada misal olarak zikrettiğimiz üç meseleye, Peygamberimizin miracının mahiyetini ve delillerini, arş-ı a'zam, kâb-ı kavseyn gibi İslâmî ıstılahların hakikî ve aklî ma'nâlarını, Kur'ân'ın mu'cize olduğunun delillerini, meleklerin ve ruhlar âleminin delillerini, hülâsa bu asırda münakaşa ve itiraz mevzuu olan iman ve İslâm hakikatlerine dair her türlü izahatı ilâve edebilirsiniz. Burada söylenenleri ispat etmek istiyorsanız, 6.000 sayfalık Risâle-i Nur'u kendiniz çalışabilirsiniz!
Risâle-i Nur Nedir? Mektûbât Kitabı Nedir?
Kur'an'ın hakikatlarını müsbet ilim anlayışına uygun bir tarzda izah ve isbât eden Risâle-i Nur Külliyâtı, her insan için en mühim mes'ele olan “Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gideceğim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatları nedir?” gibi suallerin cevabını vâzıh ve kat'î bir şekilde, çekici bir üslûb ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akılları tenvir ve tatmin ediyor.
Bir diğer ifadeyle, Kur'an'daki temel unsurlar ve Kur'an'ın takib ettiği maksadlar, tevhîd, nübüvvet, haşir, adâlet ile ibadet olmak üzere dörttür. Yani benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücûd ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celb etti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvâllerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti yani bugünkü tabiriyle felsefeyi karşılarına çıkardı ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:
Hikmetin “Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?” şeklinde özetlenecek sorularına, benî-âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev'-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî'nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrâyı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla sa'âdet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o sa'âdet-i ebediye yollarını temin etmekle, re's'ül-malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî'den risâlet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî'nin risâlet beratı olarak bana verdiği Kur'an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku! Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın verdiği şu cevablar, Kur'an'dan muktebes ve Kur'an lisanıyla söylenildiğinden; Kur'an'ın anasır-ı esasiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.
Yirminci asrın Kur'an Felsefesi olan bu eserler, bir taraftan teknik, fen ve san'at olarak maddiyatı, diğer taraftan iman ve ahlâk olarak ma'nevîyatı câmi' ve havi olacak Türk medeniyetinin, sadece maddiyata dayanan sair medeniyetleri geride bırakacağını da isbât ve ilân etmektedir.
Risâle-i Nur, nasıl bir tefsirdir?
Tefsir iki kısımdır. Birinci kısım tefsir: Ma'lûm tefsirlerdir ki, Kur'an'ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbât ederler. Bunlara lafzî tefsirler denir. Bu çeşit tefsirler de iki kısımdır: Birincisi, Rivâyet Tefsirleridir ki, Kur'anı izah ve tefsir ederken, yine Kur'an âyetlerine, Resûlüllah'ın sünnetine veyahut Sahâbe ve Tabiînin sözlerine ve eserlerine dayanan tefsirlerdir. Bunlara örnek olarak İbn-i Cerir Taberî'nin ((d. M.838/H.224, - ö. M.923/H.310), Cami'ul Beyân an Tevil'il Kur'ân adlı tefsiri ile İbn-i Kesir'in (d. 1301- ö. 1373) Tefsir'ul Kur'an'il-Azim adlı eserleri zikredilebilir. İkincisi ise, Dirâyet tefsirleridir ki, sadece rivâyete değil, dirâyet ve muhâkemeye, akıl ile hüküm çıkararak Kur'an âyetlerini izah etmeye dayanır. Bu gruba misal olarak ise, Zemahşerî'nin (1074-1144) Keşşâf adlı Tefsiri ile Fahreddin Râzî'nin (d. 6 Şubat 1149 - ö. 29 Mart 1210) Tefsîr-i Kebîr isimli dev külliyâtıdır.
İkinci kısım tefsir ise: Kur'an'ın imanî olan hakikatlarını kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbât ve izah etmektir. Bunlara manevî tefsirler de denir. İmam Gazâlî'nin İhyâu Ulûmiddin adlı eseri ile İmam Rabbânî'nin Mektûbât'ı
Iyzico İle Öde
| Taksit Sayısı | Taksit tutarı | Genel Toplam |
|---|---|---|
| Tek Çekim | 2.000,00 | 2.000,00 |
| 2 | 1.000,00 | 2.000,00 |
| 3 | 666,67 | 2.000,00 |
| 4 | 500,00 | 2.000,00 |
| 5 | 400,00 | 2.000,00 |
| 6 | 333,33 | 2.000,00 |
Yorum yaz
Bu kitabı henüz kimse eleştirmemiş.